" YENİ YILDA HAYVAN HAKLARINA VE DEĞERİNE DAİR



Hayvan hakları ve insan dışı diğer türlerin değeri kavramı zengin semtlere özgü lüks bir düşünce gibi görünse de "hak ve değer" kavramı hiçbir teknolojinin bize veremeyeceği tüm canlıların önemli ortak yaşam ilkesidir.

Aslında akılsız diye küçümsenen, insanın sahip olabileceği birçok beceriden yoksun görünen hayvanlar; gerçekten de okuyamazlar, atom fiziğiyle veya teorik matematikle uğraşamazlar, çeşitli kültür ürünleri yaratamazlar. Ancak gerçek şudur ki birçok insan da bunları yapamaz. Yine de bu onların daha az değerli olduğunu, daha az saygıya layık olduğunu göstermez.

İnsanların akıl sahibi veya akılcı düşünceye sahip olması, dili veya ölüme ilişkin düşünme becerisine sahip olmaları nedeniyle hayvanlardan çok daha farklı olduğu da iddia edilmektedir. Ancak birçok insanın çevreye ve diğer türleri dikkate alındığında çoğu hayvanın daha fazla akıl sahibi olarak davrandığı gözden kaçırılmaktadır. Üstelik köleliği, toplama kamplarını, cinsiyet ayrımcılığını, dünya savaşlarının yıkıcı etkilerini, nükleer silahların kullanımının dehşetini ve geri dönülemez sayılan tarım ve çevre felaketlerini yaratmış olan türümüzün diğer canlılardan daha iyi olan ya da diğer canlı türlerine göre daha akıllı olan ve akılcı davranan bir tür olduğu iddia etmek pek inandırıcı görünmemektedir.

İnsan türü yaşamına devam edebilmek ve hayatta kalabilmek için kendi türü dışındaki canlılara uyguladığı şiddeti durdurmalı ve doğal kaynakları kullanma ve tüketme biçimini değiştirmelidir.

İnsan türünün, bilim ve teknolojinin de imkânlarını da arkasına alarak doğanın ve tüm canlıların sahibi ve onlara hükmetme hakkına sahip olduğu düşüncesi ile sadece doğaya ve diğer canlılara değil kendine de zarar verdiği, yaşaması (şimdilik) mümkün görünen tek evi olan dünyayı her geçen gün kaybettiğini anlayabilmesi için işte bu “yeni bir değer” düşüncesinin (acilen) ortaya konması gerekmektedir.

“Değer” kavramı her ne kadar ekonomiden etiğe geçen bir kavram olmakla birlikte etikteki anlamı ekonomide sahip olduğu anlamdan farklıdır. Örneğin ekonomideki bir şeyin (bir kitabın, bir eşyanın, bir hayvanın) değeri kavramı “kullanım” ve “değiş-tokuş değeri” anlamında düşünüldüğünde her ikisi de o şeyin kendinde taşıdığı özellikten değil bizim ona biçtiğimiz değerdir.

İnsan dışı canlıların da herhangi bir hakka sahip olmak için insanın ona atfettiği değerden bağımsız şekilde, insanın işine yarayıp yaramadığına bakılmaksızın ya da insanların besin döngüsünde yer alıp almadığı önemsenmeksizin, bir yaşam öznesi olarak kendinde bir değere sahip olduğunu kabul edebilirsek bugün yaşanan birçok etik sorun alanının ortadan kaldırılabileceği düşünülmektedir.

Bugün yaşadığımız tarım, gıda, çevre ve ona bağlı olarak ortaya çıkan sorunların temelinde, doğanın ve insan dışı canlıların kendi başında olan değerinin kaybolması ve araçsal değerinin daha ön plana çıkarılması olduğu gözlenmektedir. Tarım ve gıda etiği, sadece insanın kendi türüne değil aynı zamanda insan türü dışındaki canlılara ve doğaya nasıl davranması gerektiğini söylemeye başlaması açısından temel bir çıkış noktası olarak kabul edilebilir.

MUTLU YILLAR

02.01.2020





Değişik Konular etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Değişik Konular etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ocak 2020 Cumartesi


AGROEKOLOJİK YAKLAŞIMIN ADALETLE OLAN İLİŞKİSİ

Endüstriyel yöntemlerle tarımsal üretim yapanların, tarımda yoğun kimyasalları kullananların, hayvanları et üreten makineler olarak görenlerin, tarımda cinsiyet eşitsizliği yaratanların küresel düzeyde neden olduğu sosyal, çevresel, tarımsal problemlerin adaletsizliği nihayetinde hepimizi etkileyecek olmasıdır. 

Bu konuda gözlenen problemlere hiç neden olmayanlar da ortaya çıkan olumsuz etkilerin sıkıntısını sorunları yaratanlarla eşit olarak yaşayacaklar. Agroekoloji-İnsan-Çevre ilişkisini kurarken adalet kavramını kullanma sebebimiz de bu yüzden. 

Bana göre Agroekolojik tarım sistemi İnsan ve Doğa arasında bir iş birliği, sözleşme veya bir ortaklık olarak görülmelidir. Fakat bu sadece yaşayan kuşaklar arasında tesis edilen bir ortaklık değil, yaşayanların yanında ölmüş olanlar ve henüz doğmamış olanlar arasında kurulan bir ortaklıktır. Yaşayanlar kısmının sadece insan türü ile sınırlı olmadığını, insan dışındaki canlıları da kapsadığına inanıyorum. Böylece insan odaklı bir etik yaklaşımdan yeryüzü odaklı bir tarım, çevre ve adalet anlayışına doğru yol alabiliriz. 

* Tarımda kadın ve çocukların işgücü sömürüsü köleliğin çağdaş bir formu değil midir? 
* Hayvanları sadece bizlere et üreten makineler olarak görmek ne kadar adaletlidir? 
* Toprakları bir meta olarak görme hakkını nereden buluyoruz? 

Küresel ekolojik krizin olduğu bir dünyada bu sorulara yanıtlar aramak adalet açısından son derece önemli bir bakış açısıdır. Ölmüş olanlarla derken de ciddi bir bellek sorununa işaret etmek istiyorum. Yeşil devrimle başlayan tarımsal üretim modeli ile yaratılan etik sorunların mağdurlarını ve sorun alanlarını hatırlamamak ilkine eklenen daha büyük bir haksızlık olmaz mı?

Örneğin geçmişin bol kimyasallı yoğun tarımsal üretim modelleri ile geri dönülemez çevre sorunları yaratan ülke, şirket ve insanların yarattığı sorunların hatırlanması nedeniyle küresel ısınmaya karşı iklim adaleti isteniyor. Çevre adaleti isteniyor. Toprak adaleti isteniyor. 

Henüz doğmamış olanlar içinde tarımsal üretimde adaleti konuşma isteğimizin en iyi nedeni aslında kendimiziz. Hepimiz çocuklarımızın veya gelecek nesillerin ve tüm canlıların yaşayabileceği bir dünyayı önemsiyoruz. 

İnsan-Doğa ve Üretim konusunda ortaya konan etik sorunların korkutuculuğunu da çok fazla konuşmaya gerek yok. Aslında konuşmamız gerek ama korkunun bu durumu sürekli olarak değiştirebilmek için yeterli bir motivasyon kaynağı olmadığını düşünüyorum. Bir şeyi değiştirebilmek için ihtiyacımız olan akılcı bir umut ile (ç)evrenin adil paylaşılması gerekliliğinin konuşulması ve anlatılmasından bahsediyorum. Daha iyi bir gelecek için farklı bir bakış açısında ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Umarım umut Agroekoloji konuşmalarımızla başlar.

2 Ocak 2020 Perşembe


NEDEN FELSEFE? FELSEFE KARNIMIZI DOYURUR MU? 
MODERN TOPLUMDA FELSEFEYE İHTİYAÇ VAR MI?

Bana göre, felsefe iki şekilde parçalı olarak ele alınmalıdır. İlki, felsefe tarihsel ve bireysel bir oluşumdur. Her filozof bunu yeniden tanımlama özgürlüğüne sahiptir. Onu filozof yapan da zaten bu tanımlama özgürlüğüdür. İkinci olarak, filozof dediğimiz kimseler sonuçta insan oldukları için (bu çok önemlidir, demek ki felsefe canlılar aleminde insanların yaptıkları bir şeydir) bunu belli tarihsel ve toplumsal koşullar altında yaparlar ve filozof adı verilen bu insanlar bundan (tarihsel ve toplumsal koşullardan) etkilendikleri için felsefe tarihte belli renklere bürünür. Antik Yunan Felsefesi, Orta çağ Felsefesi gibi. Dolayısıyla filozofları da onların düşüncelerini de yaşadıkları dönemin koşullarını dikkate alarak değerlendirmek gerekir.

Oysa, felsefenin ve felsefi düşüncenin tarih boyunca, yaşam gerçekliğinin içinde ve olup bitenler ile ilintili olduğunu düşünüldüğünde ortaya fevkalade bir şey çıkıyor: felsefi düşünce yaşadığı dönemi çözümlemeye, anlamaya, yorumlamaya, temellendirmeye, hayatı dönüştürmeye, ya da kaçış seçenekleri ortaya koyma çabası olduğu görünmektedir. 

Aslında bana göre felsefe; niteliği gereği, her şeyi özgürce kendisine konu alabilen, sorup sorgulayabilen, düşünceyi herhangi bir icazete, sınırlamaya bağlamayan, eleştirel ve tutarlı bir biçimde tartışabilen bir eylemdir.

Bu nedenle başlığımızın adı “Neden Felsefe” sorusu çok sıkıntılı ve sinir bozucu bir sorudur. “Neden” sorusunu sorduğunuz anda açıkça var olanla yetinmediğinizi deklere etmiş olursunuz. Modern toplumda “neden” sorusunun sorulmasından pek hoşlanılmaması da tam da bu nedenledir. Üstelik düşünmeden otoriteye ve onun bilgi anlayışına itibar edip dediğini yaparsanız daha sorunsuz yaşarsınız. Çünkü düşünürseniz, dünyanın 34 saygın meydanında yer alan Rodin’in “Düşünen Adam” heykelinin “neden” sadece ülkemizde ruh ve sinir hatalıkları hastanesinde olduğunu anlamlandırabilirsiniz ki bu tehlikeli bir durumdur.

Durum böyle olunca modern dünyanın öncelikli sorusu “neden” değil, “benim ne işime yarayacak” tır. Hayatı bu soru üzerinden anlamlandıran birey de doğal olarak “Felsefe benim ne işime yaracak?” “Felsefe karnımı doyurur mu?” sorularını sorar. İşte tam da bu yüzden işe yararlığın değil, sorgulayan aklın önemini vurgulamak gerekir. Üstelik felsefe karnımızı değil ama kafamızı ve ruhumuzu doyurduğu için bence net bir şekilde işe yaramaktadır. Toplumların genel olarak yaşadığı sıkıntılar dikkate alırsa, problemlerin çoğunun da karnı tok ama zihni boş insanlardan kaynaklandığı gözlenmektedir.

Modern yaşamda popüler sanat, ahlak, kültür ve politika var ama bence felsefe yok. Görünen o dur ki modern yaşamda felsefeye ihtiyaç yok, aynı zamanda felsefeyi seçmeye imkân da yok. Çünkü en büyük seçimlerimiz(!) ailelerimiz. Toplumun büyük çoğunluğunda aileler; çocuklarının dilini, işini, eşini ve hatta tuttuğu takımı bile seçiyor. Siz buna bir seçim diyorsanız evet seçim var ama o halde “hayatlarımız” yok. Aristoteles’in çok güzel ifade ettiği gibi hayat denilen şey özgürlüğe dayanır, bilince dayanır, kişiliğe dayanır, şüpheye dayanır, eleştiriye dayanır, muhakemeye dayanır hayat böyle bir şeydir. Hayatımızda bunların yeri yoksa hayat ta yoktur.

Özetle, geçmişten bugüne; felsefe tarihinde bir ortaklık kurulacaksa, bence felsefe “eleştirel aklın” kendisidir. 

En başta sorduğumuz soruya dönersek; bugün felsefe karnımızı doyurmuyor, ama kafamızı doyuruyor. Hayret ve kuşku üzerine kurulduğu için, o kuşku geliştikçe yeni fikirleri ortaya çıkarıyor. Ayrıca ne yaşadığımızı, nasıl yaşadığımızı, yaşadığımız şeyin bizler için iyi olup olmadığını sorgulayabilmemizi, mevcut alternatifleri yaratmamızı, felsefi düşünce aracılığıyla sağlıyoruz. Bugün, felsefenin hepimizin hayatlarında doğrudan değil ama dolaylı bir işlevi var.

Küresel pazarlar için uzmanlar yetiştirilen dünyada felsefeye gerek duyulmadığı gösterme çabaları da bu yüzden. Kişisel istek ve çıkarların baskısı altında, bugün düşünmekten ziyade, yaşamakla ilgiliyiz. Düşünmeye, kimsenin zamanı yok, belki de modernliğin şifresi burada gizlidir.

(Ege Üniversitesi, Felsefe Bölümünden Öğretim Üyesi Aydın Müftüoğlu ile yaptığımız düşünü’YORUM programlardan ve değişik kitaplardan derlenmiştir.)

30 Kasım 2016 Çarşamba

Tarımsal Üretimde Yeni Paradigmalarla, Neden Fark Yaratmak Zorundayız?


Tarımsal Üretimde Yeni Paradigmalarla, Neden Fark Yaratmak Zorundayız?
(7. Ulusal Bitki Besleme ve Gübreleme Kongresinde (12-15 Ekim 2016,Adana) yapılan sunumun kısaltılmış metni)


Tarımsal üretim, günümüzden 10.000-12.000 yıl önce insanların yerleşik hayata geçişi ile başlar. Bu aynı zamanda bilim dünyasında kabul gören ilk bilimsel ve teknolojik devrim olarak kabul edilir. Zaman içinde yapılan araştırmalardan elde edilen sonuçlar bugün bilinen doğruları ifade etmeyebilir. Ancak varılan sonuçların yeni bilimsel sonuçlara ulaşabilmek için bir veri tabanı hazırlar ve yeni bilgiler paradigma değişimlerine sebep olur.
Tarımsal üretimde sosyal, ekonomik ve çevre açısından ortaya konan olumsuzluklarla birlikte, sahip olduğumuz tüm bilimsel ve teknolojik imkânlara rağmen bugün gübre kullanımı kaçınılmaz görünmektedir. Bu da bizi gübreleme programlarını yeniden gözden geçirmeye ve yeni bir bakış açısı ile tekrar değerlendirmeye yönlendirmektedir.

İlk Bilimsel ve Teknolojik Devrim
Tarımsal üretiminin; toprağa dökülen yumru ve tohumların yeni bitkiler oluşturmasını fark etmeleri ve yerleşik düzene geçmeleri ile başladığı düşünülmektedir. Bilim tarihinde kabul gören önemli bir yaklaşım da, tarımın insanlık tarihinde belirsiz ve uzun bir süreç olan neolitik dönemde, gerçekleşen ilk bilimsel ve teknolojik devrim olmasıdır (Conan, 1983; Türkcan, 2009).  Tarımın ilk bilimsel ve teknolojik devrim olarak kabul görmesinin esas nedeni; insanları üretim nedeniyle yerleşik hayata geçmeye mecbur bırakması, böylelikle ilk mülkiyet ve hukuk kurallarının ortaya çıkmasına neden olması, üretimin yapılabilmesi için gökyüzü ve iklim gözlemleri yapmaya başlamaları, paylaşım ve satış için matematiksel bilginin, inşaat, sulama kanalları, alet ve makinalar için teknik ve malzeme bilgisinin gelişmeye başlaması sayılabilir.
İnsanlık tarihi ile başlayan gelişmelerin son 50 yılında; yoğun üretim modellerinin olumsuzlukları, organik ve topraksız tarım sistemleri, yeni üretim teknolojilerin tarımsal üretimde kullanılması ile önceki üretim modellerine benzemeyen yeni bir paradigma ile bizi baş başa bırakmıştır.

Tarımsal Üretim Paradigmaları
Paradigma kavramı; ilk kez 1962 yılında Bilimsel Devrimlerin Yapısı adlı eserinde Khun (1962) tarafından kullanılmıştır. Khun’un tanımıyla; bir bilim çevresinde, belli bir süre içerisinde bir model sağlayan yani örnek sorular ve çözümler temin eden evrensel olarak kabul edilmiş bilimsel başarılar olarak nitelendirilmiştir.
Avcılık ve toplayıcılıkla yaşamların sürdürüldüğü dönemde doğal sınırlar; yaşanılan yerin arazi ve iklim koşullarına bağlı olarak nüfus artışı/gıda stok oranına göre oluşmuştur. Bu oran yaşanılan çevrenin taşıma kapasitesini de ifade eder ki; aşıldığında ya nüfus azalır ya da başka bir paradigma doğar. Doğan ilk paradigma da; yerleşik hayata geçerek tarımsal üretime başlamaktır.
Zaman içinde; XVII yüzyılın “bilim devrimi” ile XVIII yüzyılın “sanayi devrimi”  olarak gelişmesinin ardından, tarımda çalışan nüfus fabrikalara yöneltilirken, hayvan beslemenin güçlüğü nedeniyle gübre yetersizliği ve toprak verimliliğinin azalması sorunlarını da ortaya çıkarmıştır. Daha da önemlisi mevcut tarımsal üretimin artan nüfusu beslemesi imkânsız hale gelince daha fazla gıda üretimi için mevcut paradigmanın da değiştirilmesi zorunlu hale geldi. Üretimi yapılan tohumlarda ıslah çalışmalarının olumlu sonuçları, makineleşme, kimyasal gübrelerin üretimde kullanılmaya başlanması, tarımsal ilaçların kullanılması, üretimi yapılan ürünlerin depolanması, paketlenmesi veya işlenmesinde yaşanan gelişmelerin de katkısı ile 1980’lerin başına kadar gelen dönemde “yoğun üretim paradigması”nın hakim olduğu gözlenir.
Yoğun üretim ile kıtlığı engellemede ciddi çözümler üretilmiş ancak, bu dönemde dünya nüfusu yaklaşık 4 milyarlık bir artış göstermiş, yani üretim fazlası nüfus artışını da birlikte getirmiştir. Ayrıca 1950-2000 yılları arasında traktör sayısı  ve fosil yakıt kullanımı 4 kat, kimyasal gübre kullanımı 10 kat, pestisit kullanımının 32 kat artması ile ekolojik dengeyi bozacak çevresel sorunlar baş göstermiştir. Genetik çalışmalarda alınan büyük mesafeler olsa da, riskleri nedeniyle genetiği değiştirilmiş organizmaların dünya genelinde sorgulanmasına sebep olmuştur. Böylece bugün hakim olan modelimiz; yüksek verim ve kaliteli ürün alırken doğal kaynakların, çevrenin ve sürdürülebilir üretimin korunduğu “sürdürülebilir üretim paradigması” olarak şekillenmiştir (Welch ve Graham, 1999; Byerlee ve ark., 2008; FAO, 2007).
Artan nüfus beslenirken tarımsal ürünlerin içeriklerinin sağlıklı olması ve çevrenin sürdürülebilirliğinin sağlanması düşüncesi yakın gelecekte yeniden tarımsal üretim modelinin değişmesine neden olacak gibi görünmektedir. Verimli üretim, sürdürülebilir çevre ile birlikte sağlıklı gıda üretiminin ön plana çıktığı “gıda sistemleri paradigması” yakın geleceğin hakim görüşü olacağı tahmin edilmektedir (Welch ve Graham, 1999; Kassam ve Friedrich, 2012; FAO, 2011).
Bu nedenle  de, gübrelemeye yeni bir bakış açısı ile bakmaya ve fark yaratmaya ihtiyacımız var.  Gübreleme programlarında başarı sonuçlar alabilmek için aşağıda özetlenen üç önemli noktanın göz önünde tutulması önemli görünmektedir.

a.Stres Koşullarının ve Faktörlerinin Yönetimi

b.Besin Elementlerinin Etkinliği Arttırabilmek İçin Gübre Kullanım Yönetiminde Yeni Yaklaşımlar

c.Yeni Preparatlar ve Yeni Kaynakların Kullanılması


Neden Fark Yaratmaya İhtiyacımız Var?
Yapılacak uygulamalarda fark yaratmak da üç bakımdan önemlidir. İlki; çevreye duyarlı  uygulamalarla sağlıklı gıda üretimidir. Bu aynı zamanda yakın gelecekte tarımda değişeceği öngörülen paradigma ile uyumlu bir yaklaşımdır.
İkincisi, öğreticilere yeni bakış açılarını öğreterek, onların farklı bakış açılarının sorgulayabilmelerini sağlamak açısından önemlidir. Böylelikle üretilen bilimsel bilginin üreticiye kadar ulaşmasının sağlanması konusunda etkili olunabilir. Ayrıca önce kendimizi ardından öğrencilerimizi, teknik personeli ve özel sektörü de yeni yaklaşımlarla tanıştırabildiğimiz ölçüde üretimi etkileyebileceğimizden dolayı fark yaratmaya ihtiyacımız vardır.
Üçüncüsü ise yeni yaklaşımları paylaşarak, son paylaşacakları yani üreticileri aydınlatmak bakımından önemlidir.
Özetle; öğreticilere öğreterek, etkileyecekleri etkilemek ve  bilgiyi paylaşarak, paylaşacakları aydınlatmak için fark yaratmak zorundayız.


9 Nisan 2013 Salı

POPÜLER KÜLTÜRÜN POPÜLER YANILGISI


Aslında bu yazı, hepimizin bildiği bir konuda sadece bir farkındalık yaratmak ve bizlere dayatılan ile gerçek tercihlerimiz arasındaki ince ayrıntıya dikkat çekmeyi amaçlamaktadır.

“Popüler” çok kısa ve klasik bir tanımla, “halka ait” olarak ifade edilirse de, popüler kavramı günlük hayatta “en çok sevilen, tercih edilen” anlamında kullanılmaktadır. Popüler kültürün “halk tarafından en çok tercih edilen, en çok seçilen, beğenilen” olarak değerlendirilmesi bizi, “popüler kültür, modern toplumlarda halkın kültürüdür” gibi bir popüler yanılgıya götürebilir.

Oysa anladığım kadarıyla, popüler kültür; modern toplumlarda üretim araçları tarafından, büyük ve etkili bir iş bölümü içerisinde üretilen malların, sistemli ve farklı şekiller de tüketimine yönelik bir kültürdür. Bununla birlikte popüler kültürde değişim esastır. Bu yolla sermaye ve sermaye sistemlerinin sürdürülebilirliği sağlanır.

Müzik sektöründe sürekli değişen listeleri, modanın zorlamasına bağlı olarak her mevsim değişen (aslında tüm gençlerde değişmeyen bir şekilde uygulanan) giyim tarzı, fast food gıdalar, içecekler, cep telefonları-bilgisayarlar markaları arasında tüketici kazanma mücadelesinin, halka bireysel özgürlükleri, yaşam tarzları gibi gösterilerek zevk ve tercihlerine sunulması örnek olarak verilebilir. Dikkat edilirse burada halkın değil, halka sunulan alternatiflerin içinden tercih edilmesi gerekir. Bu nedenle bu kültür, çabuk kullanılıp, hızlı tüketilen bir yapıda görünmektedir.

Eskiden popüleri (halka ait olanı) halkın kendisi günlük hayatın yaşantısından ve deneyimlerinden üretirdi. Halk ozanlarımız, halk türkülerimiz, ağıtlarımız, oyunlarımız hep bu kültürün ürünleri sayılabilir. Oysa bugün; popüleri yaratan, üreten ve tanımlayan güç, popüler adı altında halka, mal-hizmet ve bir yaşam tarzı sunan moda, turizm, medya, kültür ve eğlence endüstrileridir.

Bu açıdan değerlendirildiğinde; popüler kültür adı altında bize sunulan bilgiden bilime, yemeden içmeye, eşyadan giyime kısaca her şeyi akıl ve mantık süzgecinden geçirmemiz önerebileceğim tek şey. Böylece gerçek istek ve tercihlerimizle, üretim endüstrisinin bize sundukları arasında içimize sinen seçimler yapabiliriz.  Modaya uygun olmayan, modern olmayan, teknolojide geri kalan gibi etiketlerle, popüler kültürün üretim endüstrisinin istemediği bireyler olma riskini göze almak koşulu ile...

28 Mart 2013 Perşembe

TARIM BİYO VE NANO TEKNOLOJİ


Hızla gelişen teknoloji, multidisipliner çalışmaların bu yeni teknolojilerle birlikte kullanımı ile tarımsal açıdan biyoteknolojik çalışmaları daha kolay tanımlanabilir hale getirmiştir.

Bu yazıda, tarım ve biyoteknoloji ara kesitinde yapılan çalışmalardan örnekler sunmaya devam edeceğim.

Tarım ve biyoteknoloji ara kesinde yapılan çalışmalara bakmaya devam edersek; genom ve biyoenformasyon çalışmalarının ön plana çıktığını, gen dizilimleri, gen fonksiyonları ve bu genler tarafından kodlanan proteinler üzerinde yoğunlaştığını gözleyebiliriz.

Yakın gelecekte geliştirilip ticari kullanıma sunulacak olan çalışmalara; bitkilerin biyoreaktör olarak kullanımları, çevre problemlerinin çözümünde yeni olanaklar  örnek olarak verilebilir.

Ayrıca yeni biyomas bitkilerinin geliştirilmesi, dönüşüm teknolojileri çalışmaları, tarımsal faaliyetlerden elde edilen ve gıda olarak değerlendirilmeyen endüstriyel ürünler üzerine yapılan çalışmalar bu ara kesitin değişik örnekleri olarak sunulabilir.

Tarımsal nano biyoteknolojinin de, paydaşları, çalışma alanları ortaya konmuş ve çalışmalar tüm hızıyla devam etmektedir.

Bu teknoloji kullanılarak
       Patojen ve bulaşık maddelerin belirlenmesi,
       Nano partiküllerle kaplanan tarımsal ürünlerin üretilmesi,
  Çiftlik hayvanlarının yem rasyonlarında kullanılan nano-partiküllerin patojenleri bünyede zarar yapmadan önce engellemesi,
       Gıda kalite sensörlerinin geliştirilmesi,
       Tad, kalite ve besin değerlerinin iyileştirilmesi,
       Zehir etkisi gösterebilecek maddelerin tarımsal ürünlerden eliminasyonu
       Toprak özelliklerinin iyileştirilerek tarımsal verimliliğin arttırılması
       İlaç, gübre ve suyun toprakta tutulma veya yıkanmasının sağlanması


Konu ile ilgili daha detaylı yazılarım

New trends on science and technology in agriculture: a brief outlook to research policies in Turkey. 28 Eylül-1 Ekim 2010. 21. Agriculture and Food Conference, Neum Bosnia and Herzegovina.

Tarım, Teknoloji ve Biyoloji.İzmir Ticaret Borsası. 25.06.2010, İzmir.

15 Mart 2013 Cuma

Popüler Kültür İçerisinde, Popüler (internet) Bilim Dergilerinin Önemli Üzerine Düşünceler...


Bilinen ilk bilimsel dergi; Philosophical Transactions (Felsefi Takas) 1665 yılında yayınlandığında, Osmanlı imparatorluğunda Vekayi-i Tıbbiye’den sonra felsefe ve bilim yazıları içeren Türkçe Mecmua-i Fünun dergisinin yayınlanmasına daha 200 yıl vardı.

Bir grup doğa filozofu bilim insanı tarafından çıkarılan ilk bilimsel dergi olma niteliğindeki Philosophical Transactions; son bilimsel bulguları açık ve hızlı bir şekilde aktarmak, konular üzerindeki tartışmaların daha etkin bir şekilde yapılması sağlamak üzere, matbaanın bu iş için uygun bir ortam yaratacağı düşüncesi ile yayınlanmıştı. Yayın kurallarından olan açıklık; sadece varılan sonuçların açıklanması değil, deneysel sürecin de açıklanması ile sağlanıyordu. Hız; ise herkesin aynı konuyu takip ederken aynı noktaya gelmesi amacını taşıyordu. Dolayısıyla kitaba göre çok daha hızlı bir aktarım söz konusuydu. Ancak bu konuda ülkemizin hızı ise oldukça düşüktür.

Aradan geçen 200 yıl sonra, Mehmet Tahir Münif Paşa (1830-1910), Fuad Paşa'nın da yardımıyla 1860’da, padişahtan izin alarak Cemiyet-i ilmîye-i Osmaniye isimli bir cemiyet kurar. Cemiyet, bilim ve eğitim, ticaret ve sanayi'e ait Mecmua-ı Fünûn ismiyle bir dergi çıkaracaktır.

Amacı pozitif bilimleri tanıtmak ve yaygınlaştırmak olan derginin ilk sayısı 1860’da çıkmasına rağmen; yayınlanmaya 1862’de başladı. Derginin yayın hayatı 1862’den itibaren kesintilerle 1883’e kadar (21 yıl) devam etti. İlk olarak 33. sayıda sonra kolera salgını nedeniyle kesintiye uğrayan dergi, 1866'da 34. sayısını çıkararak yayımlanmaya devam etti; üyelerin dağılması ve Münif Paşa'nın işlerinin yoğunluğu nedeniyle 1867'de 47. Sayıda yayımına ara verildi. 48. ve son sayısı 16 yıl sonra 1883'te yayımlandı. Bu sayıdaki “Yıldız Böceği İle Bir Yolcu” başlıklı nükteli bir yazı nedeniyle padişah II.Abdülhamid tarafından sürekli olarak kapatıldı.

Philosophical Transactions’ın son sayısına halen kaynaklarda verilen bağlantıdan ulaşılabileceği düşünülürse, Mecmua-ı Fünûn adlı, bilimsel dergi girişimimizin ne denli kısa ömürlü olduğu görülür. Ancak bugün basılı popüler bilimsel  dergilerde bir elin parmaklarını geçmeyecek  sayıdayken, internet ortamında popüler bilimsel dergilerin artması çok sevindiricidir.

Popüler Kültür ve Popüler Bilimsel Dergiler

Burada özellikle bir noktayı ortaya koymak gerekir. “Popüler” kelimesinin en klasik anlamda tanımı halka ait olarak yapılabilir. Ancak bu kavramının günümüzde “bir çok kişi tarafından kullanılan, seçilen veya sevilen” anlamında kullanılması ile ciddi bir kavram kargaşası doğmaktadır. Popüler kültürün “en çok tercih edilen” anlamında kullanılması bağlı olarak, bizi “popüler kültür modern toplumda halkın kültürüdür”  gibi yanlış bir yargıya ulaştırır. Aslında popüler kültür halkın kültürü değil, halkın tüketime hazır olarak sunulan alternatiflerdir. Popüler kültür, büyük ve etkili bir iş bölümü içerisinde mal üretimi, pazarlanması, dağıtımı ve tüketimi biçimlerine dayanan bir kültürdür. Bununla birlikte popüler kültürde, sürekli kalıcılık değil, sürekli değişimle, sermayenin ve sermaye sisteminin sürdürülebilirliği gerçekleştirilir. Örneğin her hafta değişen müzik listeleri, mevsimlik modayla gelen güdümlü giyim tarzı, yeme içmede fast food markaları, cep telefonları, bilgisayarlar arasında tüketici kazanma mücadelesinin, halka bireysel özgürlük, zevk ve tercih olarak sunulmasıdır. Bu nedenle çabuk kullanım ve hızlı tüketim kültürüdür.

Eskiden popüleri (halk ozanını, halk türkülerini, halk ağıtını) günlük yaşantısının deneyimlerinden üreten halktı, bugün ise; popüleri üreten ve tanımlayan güç, popüler adı altında mal ve bilinç satışı yapan moda, turizm, kitap, televizyon, dergi, kültür ve eğlence endüstrileridir.

Bu açıdan değerlendirildiğinde; popüler kültür adı ile tüketime sunulan özellikle bilgi, bilim ve bilimsel konuların titizlikle incelenerek, kanaat ile bilginin, üretim endüstrisinin bize sundukları ile gerçeğin birbirinden ayrılmasında 200 yıl geriden geldiğimiz popüler bilim dergilerinin önemli bir işlevi vardır. Bu noktada; tüketim endüstrisinin ürettiği popüler bilgiyi değil, doğru bilgiyi ve bilimi halka ulaştırmayı hedefleyen popüler bilimsel dergiler önem kazanmaktadır.

Philosophical Transactions’ın, 200 yıl ardından Mecmua-ı Fünûn‘un hedeflediği; doğru bilginin ve bilimsel gerçeklerin halka anlayacağı biçimde, açık ve hızlı şekilde sunulmasının ise özellikle internet bilim dergilerinin önemini daha da arttırdığını düşünüyorum.

Bununla birlikte, bizlere sunulan bu dergilerin bilgi için doğru bir kaynak olduğunun da değerlendirilmesi gerekir. S. Kurbanoğlu'nun "www bilgi kaynaklarının değerlendirilmesi" isimli yazısı yol gösterici olabilir. Yine İ.Uzun tarafından yazılan "Sapla samanı ayırmak" isimli yazısının da bu konuda yardımcı olabilir.

Bu nedenlerle dünyanın her yerindeki, kendi alanlarında yetkin kişilerin destekleri ve doğru bilgiyi popülerleştirme (=halka ait hale getirme) çabaları ile çıkarılan internet tabanlı popüler bilim dergilerini gönülden destekliyorum.


Kaynaklar
http://rstl.royalsocietypublishing.org/content/current
Erdoğan, İ. Popüler kültürün ne olduğu üzerine. Ankara Üni., İletişim Fak.
http://tr.wikipedia.org/wiki/Mecmua-i_Fünun
Akgün, M. Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye ve Mecmua-ı Fünunun Felsefi Açıdan Taşıdığı Önem 1-2-3-4.
http://www.ted.com/talks/clay_shirky_how_the_internet_will_one_day_transform_government.html
Kurbanoğlu, S. www Bilgi kaynaklarının Değerlendirilmesi. http://www.edebiyatdergisi.hacettepe.edu.tr/2002191SerapKurbanoglu.pdf
İ.Uzun. Sapla Samanı Ayırmak. http://yalansavar.org/2013/01/09/sapla-samani-ayirmak/



ZORUNLU AÇIKLAMA
Bu bir kişisel blogtur. Açıklanan, ileri sürülen fikirler, düşünceler üyesi olduğum herhangi bir kurumun, kuruluşun, onların yöneticileri ve personelinin politika ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Aksi belirtilmediği sürece burada aktarılan tüm materyallerin tamamı veya bir kısmı kaynak belirtilmek koşulu ile kullanılabilir, yeniden basılabilir.

MANDATORY DISCLOSURE
This is a personal blog. The opinions and the views expressed herein do not necessarily reflect those of any institutions, society and organizations, its administration, staff or members. Unless otherwise noted, all materials may be quoted or re-published in full, with attribution to the author.