" YENİ YILDA HAYVAN HAKLARINA VE DEĞERİNE DAİR



Hayvan hakları ve insan dışı diğer türlerin değeri kavramı zengin semtlere özgü lüks bir düşünce gibi görünse de "hak ve değer" kavramı hiçbir teknolojinin bize veremeyeceği tüm canlıların önemli ortak yaşam ilkesidir.

Aslında akılsız diye küçümsenen, insanın sahip olabileceği birçok beceriden yoksun görünen hayvanlar; gerçekten de okuyamazlar, atom fiziğiyle veya teorik matematikle uğraşamazlar, çeşitli kültür ürünleri yaratamazlar. Ancak gerçek şudur ki birçok insan da bunları yapamaz. Yine de bu onların daha az değerli olduğunu, daha az saygıya layık olduğunu göstermez.

İnsanların akıl sahibi veya akılcı düşünceye sahip olması, dili veya ölüme ilişkin düşünme becerisine sahip olmaları nedeniyle hayvanlardan çok daha farklı olduğu da iddia edilmektedir. Ancak birçok insanın çevreye ve diğer türleri dikkate alındığında çoğu hayvanın daha fazla akıl sahibi olarak davrandığı gözden kaçırılmaktadır. Üstelik köleliği, toplama kamplarını, cinsiyet ayrımcılığını, dünya savaşlarının yıkıcı etkilerini, nükleer silahların kullanımının dehşetini ve geri dönülemez sayılan tarım ve çevre felaketlerini yaratmış olan türümüzün diğer canlılardan daha iyi olan ya da diğer canlı türlerine göre daha akıllı olan ve akılcı davranan bir tür olduğu iddia etmek pek inandırıcı görünmemektedir.

İnsan türü yaşamına devam edebilmek ve hayatta kalabilmek için kendi türü dışındaki canlılara uyguladığı şiddeti durdurmalı ve doğal kaynakları kullanma ve tüketme biçimini değiştirmelidir.

İnsan türünün, bilim ve teknolojinin de imkânlarını da arkasına alarak doğanın ve tüm canlıların sahibi ve onlara hükmetme hakkına sahip olduğu düşüncesi ile sadece doğaya ve diğer canlılara değil kendine de zarar verdiği, yaşaması (şimdilik) mümkün görünen tek evi olan dünyayı her geçen gün kaybettiğini anlayabilmesi için işte bu “yeni bir değer” düşüncesinin (acilen) ortaya konması gerekmektedir.

“Değer” kavramı her ne kadar ekonomiden etiğe geçen bir kavram olmakla birlikte etikteki anlamı ekonomide sahip olduğu anlamdan farklıdır. Örneğin ekonomideki bir şeyin (bir kitabın, bir eşyanın, bir hayvanın) değeri kavramı “kullanım” ve “değiş-tokuş değeri” anlamında düşünüldüğünde her ikisi de o şeyin kendinde taşıdığı özellikten değil bizim ona biçtiğimiz değerdir.

İnsan dışı canlıların da herhangi bir hakka sahip olmak için insanın ona atfettiği değerden bağımsız şekilde, insanın işine yarayıp yaramadığına bakılmaksızın ya da insanların besin döngüsünde yer alıp almadığı önemsenmeksizin, bir yaşam öznesi olarak kendinde bir değere sahip olduğunu kabul edebilirsek bugün yaşanan birçok etik sorun alanının ortadan kaldırılabileceği düşünülmektedir.

Bugün yaşadığımız tarım, gıda, çevre ve ona bağlı olarak ortaya çıkan sorunların temelinde, doğanın ve insan dışı canlıların kendi başında olan değerinin kaybolması ve araçsal değerinin daha ön plana çıkarılması olduğu gözlenmektedir. Tarım ve gıda etiği, sadece insanın kendi türüne değil aynı zamanda insan türü dışındaki canlılara ve doğaya nasıl davranması gerektiğini söylemeye başlaması açısından temel bir çıkış noktası olarak kabul edilebilir.

MUTLU YILLAR

02.01.2020





4 Ocak 2020 Cumartesi


AGROEKOLOJİK YAKLAŞIMIN ADALETLE OLAN İLİŞKİSİ

Endüstriyel yöntemlerle tarımsal üretim yapanların, tarımda yoğun kimyasalları kullananların, hayvanları et üreten makineler olarak görenlerin, tarımda cinsiyet eşitsizliği yaratanların küresel düzeyde neden olduğu sosyal, çevresel, tarımsal problemlerin adaletsizliği nihayetinde hepimizi etkileyecek olmasıdır. 

Bu konuda gözlenen problemlere hiç neden olmayanlar da ortaya çıkan olumsuz etkilerin sıkıntısını sorunları yaratanlarla eşit olarak yaşayacaklar. Agroekoloji-İnsan-Çevre ilişkisini kurarken adalet kavramını kullanma sebebimiz de bu yüzden. 

Bana göre Agroekolojik tarım sistemi İnsan ve Doğa arasında bir iş birliği, sözleşme veya bir ortaklık olarak görülmelidir. Fakat bu sadece yaşayan kuşaklar arasında tesis edilen bir ortaklık değil, yaşayanların yanında ölmüş olanlar ve henüz doğmamış olanlar arasında kurulan bir ortaklıktır. Yaşayanlar kısmının sadece insan türü ile sınırlı olmadığını, insan dışındaki canlıları da kapsadığına inanıyorum. Böylece insan odaklı bir etik yaklaşımdan yeryüzü odaklı bir tarım, çevre ve adalet anlayışına doğru yol alabiliriz. 

* Tarımda kadın ve çocukların işgücü sömürüsü köleliğin çağdaş bir formu değil midir? 
* Hayvanları sadece bizlere et üreten makineler olarak görmek ne kadar adaletlidir? 
* Toprakları bir meta olarak görme hakkını nereden buluyoruz? 

Küresel ekolojik krizin olduğu bir dünyada bu sorulara yanıtlar aramak adalet açısından son derece önemli bir bakış açısıdır. Ölmüş olanlarla derken de ciddi bir bellek sorununa işaret etmek istiyorum. Yeşil devrimle başlayan tarımsal üretim modeli ile yaratılan etik sorunların mağdurlarını ve sorun alanlarını hatırlamamak ilkine eklenen daha büyük bir haksızlık olmaz mı?

Örneğin geçmişin bol kimyasallı yoğun tarımsal üretim modelleri ile geri dönülemez çevre sorunları yaratan ülke, şirket ve insanların yarattığı sorunların hatırlanması nedeniyle küresel ısınmaya karşı iklim adaleti isteniyor. Çevre adaleti isteniyor. Toprak adaleti isteniyor. 

Henüz doğmamış olanlar içinde tarımsal üretimde adaleti konuşma isteğimizin en iyi nedeni aslında kendimiziz. Hepimiz çocuklarımızın veya gelecek nesillerin ve tüm canlıların yaşayabileceği bir dünyayı önemsiyoruz. 

İnsan-Doğa ve Üretim konusunda ortaya konan etik sorunların korkutuculuğunu da çok fazla konuşmaya gerek yok. Aslında konuşmamız gerek ama korkunun bu durumu sürekli olarak değiştirebilmek için yeterli bir motivasyon kaynağı olmadığını düşünüyorum. Bir şeyi değiştirebilmek için ihtiyacımız olan akılcı bir umut ile (ç)evrenin adil paylaşılması gerekliliğinin konuşulması ve anlatılmasından bahsediyorum. Daha iyi bir gelecek için farklı bir bakış açısında ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Umarım umut Agroekoloji konuşmalarımızla başlar.

3 Ocak 2020 Cuma

İLETİŞİM KANALLARI
Prof.Dr. Burçin ÇOKUYSAL
Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi
Toprak Bilimi ve Bitki Besleme Bölümü
A Blok 3. Kat 35100 Bornova İZMİR

Tel  : (232) 311 26 51
Fax : (232) 388 92 03


Elektronik posta ==> bcokuysal@gmail.com


İLETİŞİM SEÇENEKLERİ
Araştırma projelerim, Okumam gereken yayınlar, Yüksek Lisans ve Doktora Öğrencilerimle çalışmalarım, Derslerim, Konuşma ve Seminer takvimimin için ayırabildiğim zaman günün büyük kısmını tüketiyor. Üstelik bu işlerin tamamını da tek başıma yapmaya çalışıyorum.

Ancak yanıtlamam gereken mesajları geç de olsa mutlaka yanıtlıyorum. Sosyal medyaya ise çok daha az zaman ayırabiliyorum. Bu nedenle gözden kaçabilecek olan mesajlarınız olabilir. Özellikle seminer, konferans ve konuşma taleplerinizi elektronik posta üzerinden yapabilirseniz çok daha hızlı geri dönüş alabilirsiniz.

YANITLAYAMADIĞIM MESAJLAR
* Lise TÜBİTAK proje ödevlerinizi, Lisans ve Lisansüstü ödevlerinizi, tezlerinizi maalesef ben yapamayacağım için yanıtlayamıyorum.

* Yapacağınız üretime yatırımcı olamayacağım gibi tarımsal üretim danışmalık taleplerinizi de yanıtlayamıyorum. (Aslında bir elektronik postaya sığacak üretim danışmanlığı verecek olanlara da pek inanmamanızı tavsiye ediyorum.)

* İnternet yayıncılığı, bilgisayar donanımları gibi teknolojik sorularınızı da elektronik postalarla yanıtlamak kolay olmadığı için yanıtlayamıyorum. (Aslında ben de bu konularda doğrudan yardım alıyorum, ancak yine bu konularda hiç bir elektronik posta yardımının işe yaramadığını bizzat yaşayarak anlamış bulunuyorum.)

2 Ocak 2020 Perşembe


NEDEN FELSEFE? FELSEFE KARNIMIZI DOYURUR MU? 
MODERN TOPLUMDA FELSEFEYE İHTİYAÇ VAR MI?

Bana göre, felsefe iki şekilde parçalı olarak ele alınmalıdır. İlki, felsefe tarihsel ve bireysel bir oluşumdur. Her filozof bunu yeniden tanımlama özgürlüğüne sahiptir. Onu filozof yapan da zaten bu tanımlama özgürlüğüdür. İkinci olarak, filozof dediğimiz kimseler sonuçta insan oldukları için (bu çok önemlidir, demek ki felsefe canlılar aleminde insanların yaptıkları bir şeydir) bunu belli tarihsel ve toplumsal koşullar altında yaparlar ve filozof adı verilen bu insanlar bundan (tarihsel ve toplumsal koşullardan) etkilendikleri için felsefe tarihte belli renklere bürünür. Antik Yunan Felsefesi, Orta çağ Felsefesi gibi. Dolayısıyla filozofları da onların düşüncelerini de yaşadıkları dönemin koşullarını dikkate alarak değerlendirmek gerekir.

Oysa, felsefenin ve felsefi düşüncenin tarih boyunca, yaşam gerçekliğinin içinde ve olup bitenler ile ilintili olduğunu düşünüldüğünde ortaya fevkalade bir şey çıkıyor: felsefi düşünce yaşadığı dönemi çözümlemeye, anlamaya, yorumlamaya, temellendirmeye, hayatı dönüştürmeye, ya da kaçış seçenekleri ortaya koyma çabası olduğu görünmektedir. 

Aslında bana göre felsefe; niteliği gereği, her şeyi özgürce kendisine konu alabilen, sorup sorgulayabilen, düşünceyi herhangi bir icazete, sınırlamaya bağlamayan, eleştirel ve tutarlı bir biçimde tartışabilen bir eylemdir.

Bu nedenle başlığımızın adı “Neden Felsefe” sorusu çok sıkıntılı ve sinir bozucu bir sorudur. “Neden” sorusunu sorduğunuz anda açıkça var olanla yetinmediğinizi deklere etmiş olursunuz. Modern toplumda “neden” sorusunun sorulmasından pek hoşlanılmaması da tam da bu nedenledir. Üstelik düşünmeden otoriteye ve onun bilgi anlayışına itibar edip dediğini yaparsanız daha sorunsuz yaşarsınız. Çünkü düşünürseniz, dünyanın 34 saygın meydanında yer alan Rodin’in “Düşünen Adam” heykelinin “neden” sadece ülkemizde ruh ve sinir hatalıkları hastanesinde olduğunu anlamlandırabilirsiniz ki bu tehlikeli bir durumdur.

Durum böyle olunca modern dünyanın öncelikli sorusu “neden” değil, “benim ne işime yarayacak” tır. Hayatı bu soru üzerinden anlamlandıran birey de doğal olarak “Felsefe benim ne işime yaracak?” “Felsefe karnımı doyurur mu?” sorularını sorar. İşte tam da bu yüzden işe yararlığın değil, sorgulayan aklın önemini vurgulamak gerekir. Üstelik felsefe karnımızı değil ama kafamızı ve ruhumuzu doyurduğu için bence net bir şekilde işe yaramaktadır. Toplumların genel olarak yaşadığı sıkıntılar dikkate alırsa, problemlerin çoğunun da karnı tok ama zihni boş insanlardan kaynaklandığı gözlenmektedir.

Modern yaşamda popüler sanat, ahlak, kültür ve politika var ama bence felsefe yok. Görünen o dur ki modern yaşamda felsefeye ihtiyaç yok, aynı zamanda felsefeyi seçmeye imkân da yok. Çünkü en büyük seçimlerimiz(!) ailelerimiz. Toplumun büyük çoğunluğunda aileler; çocuklarının dilini, işini, eşini ve hatta tuttuğu takımı bile seçiyor. Siz buna bir seçim diyorsanız evet seçim var ama o halde “hayatlarımız” yok. Aristoteles’in çok güzel ifade ettiği gibi hayat denilen şey özgürlüğe dayanır, bilince dayanır, kişiliğe dayanır, şüpheye dayanır, eleştiriye dayanır, muhakemeye dayanır hayat böyle bir şeydir. Hayatımızda bunların yeri yoksa hayat ta yoktur.

Özetle, geçmişten bugüne; felsefe tarihinde bir ortaklık kurulacaksa, bence felsefe “eleştirel aklın” kendisidir. 

En başta sorduğumuz soruya dönersek; bugün felsefe karnımızı doyurmuyor, ama kafamızı doyuruyor. Hayret ve kuşku üzerine kurulduğu için, o kuşku geliştikçe yeni fikirleri ortaya çıkarıyor. Ayrıca ne yaşadığımızı, nasıl yaşadığımızı, yaşadığımız şeyin bizler için iyi olup olmadığını sorgulayabilmemizi, mevcut alternatifleri yaratmamızı, felsefi düşünce aracılığıyla sağlıyoruz. Bugün, felsefenin hepimizin hayatlarında doğrudan değil ama dolaylı bir işlevi var.

Küresel pazarlar için uzmanlar yetiştirilen dünyada felsefeye gerek duyulmadığı gösterme çabaları da bu yüzden. Kişisel istek ve çıkarların baskısı altında, bugün düşünmekten ziyade, yaşamakla ilgiliyiz. Düşünmeye, kimsenin zamanı yok, belki de modernliğin şifresi burada gizlidir.

(Ege Üniversitesi, Felsefe Bölümünden Öğretim Üyesi Aydın Müftüoğlu ile yaptığımız düşünü’YORUM programlardan ve değişik kitaplardan derlenmiştir.)

BİRAZ KENDİNİZDEN BAHSEDER MİSİNİZ? " DİYE SORANLAR İÇİN

Katıldığım her toplantıda biraz kendinizden bahseden misiniz? diye sorduklarında kendimi zorda hissediyorum. 

 Aslında tam olarak kim olduğumu bilsem hayatla ilgili çok önemli bir problemi çözmüş olacağımı düşünüyorum. Bildiğim kadarıyla son 2500 yıldır filozoflar bu sorunun yanıtını arıyorlar. Ben de bir yandan kendimi bilmeye tanımaya çalışırken diğer taraftan sen kimsin sorusunu soranlara da modern toplumun bireylerinin yaptığı şekilde cevap veriyorum. Modern toplumun bireylere öğrettiği gibi kim olduğumu değil de ne iş yaptığımı anlatmaya başlıyorum. 

Tarımsal üretimde sürdürülebilir üretim modelleri, tarım ve gıda etiği, çevrenin sürdürülebilirliğinin sağlanması, üretilen tarımsal ürünlerin adil paylaşımının yapılması, tarımda cinsiyet eşitliği, diğer türlerin değeri ve hakları üzerine düşünüyor ve öğrendiklerimi paylaşmaya çalışıyorum.

YAŞAMIN ÖZNESİ OLMAK BAKIMINDAN TÜM CANLILARIN İNSAN TÜRÜNÜN ONA ATFETTİĞİ DEĞERDEN BAĞIMSIZ BİR DEĞERİ OLDUĞUNU DÜŞÜNÜYORUM

İnsan türünün yaşamına devam edebilmek ve hayatta kalabilmesi için kendi türü dışındaki canlılara uyguladığı şiddeti durdurması ve doğal kaynakları tüketmetme biçimini değiştirmesi üzerine de çalışıyorum. 

Aslında temel olarak yaptığım iş; yaptığım her işte sorgulayan aklın ve eleştirel düşüncenin ışığından yararlanmaya çalışmak, yanıtlar aramak ve sorular sormak. Örneğin; 

* Doğaya karşı sorumluluğumuz nedir? 

* Doğaya karşı sorumluluktan söz ettiğimizde bu sorumluluk doğanın kendinde var olan değerini gördüğümüz için midir? Yoksa yaşayan ve gelecekte yaşayacak olan insan türüne karşı olan sorumluluğumuz mudur?

* Hayvan hakları yanında bitki haklarından da bahsedilebilir mi?

* Doğayı insan için bir araç, insanın yaşaması için sınırsızca tüketebileceği bir hammadde olarak gören "insan merkezci" yaklaşımdan nasıl vazgeçebiliriz?

* İnsanın doğayla birlikte var olabildiği "çevre merkezli" anlayışa nasıl geçebiliriz?

* İnsandan ya da insan için olan öneminden bağımsız olarak doğanın ya da ekosistemin bir değerinden söz edilebilir mi?

Bu sorulara yanıtlar arayacağımız, konuşup fikirler üretebileceğimiz önemli platformlardan biri olan tarım ve gıda etiği hem felsefenin kenar köşesinde kalmış görünüyor hem de sorun alanlarını tartışma zemini bulmakta zorlanıyor. Bunun için de çalıyorum.

Tarım ve gıda gibi alanlar üzerinde yaşanan tartışmalara rağmen karar vericilerin; insan türünün doğanın sahibi ya da doğayı istediği gibi değiştirme hakkında sahip olmadığını sadece ekosistemin bir parçası olduklarını temeline dayanan paradigma üzerine düşünmesi gerektiği her mecrada aktarmaya da çalışıyorum.

31 Aralık 2019 Salı

SINIRLI DÜNYADA SINIRSIZ YAŞAM: TARIM VE GIDA ETİĞİNDE PARADİGMA DEĞİŞİMİ MÜMKÜN MÜ?

(Uluslararası Tarım ve Gıda Etiği Sempozyumunda Sunulmuştur.)


Geçtiğimiz yüzyıl bilimsel veri tabanımızda çok hızlı bir büyüme ve bu büyümeye bağlı olarak elde edilen bilimsel bilginin tarım ve gıda endüstrisinin geliştirilmesi için kullanma yeteneğini gördü. Bilim ve teknolojinin ilerleme hızı arttıkça ortaya koydukları yeni çevre problemlerinin yanı sıra tarım ve gıda etiğinde yeni problem alanlarının sayısı da arttı. Sonuç olarak birçok araştırıcı, çevreci ve filozofun çalışmalarının çevrenin küresel anlamda bozulması, iklim değişikliği, cinsiyet eşitliği, toplumsal düzensizlik, endüstriyel/yoğun hayvancılık, hayvan ve diğer yaşam formları haklarına odaklanması yeni düşünce ve eylemlere bir çağrı niteliğindedir.
Makale, genel olarak etikte özel olarak tarım ve gıda etiğinde; bir hakka sahip olmak için sorumluluk sahibi olmak gerekmediği, “yaşamın bir öznesi” olmanın etik açıdan hakka sahip olmak için yeterli olduğuna odaklanmaktadır. Tarımsal üretimle ilgili tarım ve gıda etiği problemlerinin çözümünde doğanın amaç mı yoksa araç mı olduğu felsefe ve etik çalışmalar temelinde hala tartışılmaktadır. 
Bizler sınırlı ve diğer tüm canlılarla ortak yaşadığımız bir dünyada, sınırsız farklı yaşamın sürdüğü bir “ortak yaşam” gezegeninde yaşıyoruz. İnsanların diğer yaşam formlarından daha yüksek bir durumda olduğunu düşünmesi bana göre önemli bir yanılsamadır. Bu nedenle tarım ve gıda etiğindeki problematik sorun alanlarının çokluğuna rağmen, karar vericilerin; insanların doğanın sahibi ya da doğayı istediği gibi değiştirme hakkında sahip olmadığını sadece ekosistemin bir parçası olduklarını temeline dayanan paradigma üzerine düşünmesi gerekmektedir.
Tarım ve gıda etiğinde insanların ekosistemle ilişkisi nasıl olmalıdır? İnsan olmayan diğer canlılara karşı ahlaki yükümlülüklerimiz var mı? İnsan yaşamı bir goril, bir balina ya da herhangi bir canlı türünden daha mı değerli? Tarım ve gıda üretiminde neyin “doğru” olduğuna kim karar verecek? Birçok insanın insan merkezci bakış açısında karşın, ben canlı merkezli bakış açısıyla bakıyorum. Tarım ve gıda etiğindeki problemlerin çözümü için probleme neden olan paradigmayı değiştirmek gerektiğine inanıyorum. 

KONUŞMA DAVETİ


Bilim, Doğa, Sürüdürülebilir Çevre, Tarımda Cinsiyet Eşitliği, Hayvan Hakları, Sağlıklı Gıda Üretim, Tarım ve Çevre Etiği, Agroekoloji, Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO), Bitki Büyüme Düzenleyicileri, Bitki besleme, Bitki Fizyolojisi alanlarına katkıda bulunabilecek projeler, toplantılar ve organizasyonlara destek olmak için konuşma davetlerinize programımın uygunluğu ölçüsünde katılmaya çalışıyorum. 


İLETİŞİM SEÇENEKLERİ
Araştırma projelerim, Okumam gereken yayınlar, Yüksek Lisans ve Doktora Öğrencilerimle çalışmalarım, Derslerim, Konuşma ve Seminer takvimimin için ayırabildiğim zaman günün büyük kısmını tüketiyor. Üstelik bu işlerin tamamını da tek başıma yapmaya çalışıyorum.

Seminer, konferans ve konuşma taleplerinizi sosyal medya üzerinden değil de elektronik posta üzerinden yapabilirseniz çok daha hızlı geri dönüş alabilirsiniz.


KONUŞMA DAVETİNİZ İÇİN GENEL KONU BAŞLIKLARI
* Tarım ve Gıda Etiği
* Çevre Felsefesi ve Etiği
* Tarımda Cinsiyet Eşitliği
* Hayvan Hakları
* Bilim ve Felsefe
* Tarımda Bilim ve Teknoloji
* Sürdürülebilir Tarım Sistemleri
* Sürüdürülebilir Toprak Verimliliği
* Agroekoloji
* Bitki Besleme
* Toprak Verimliliği
* Gübreler ve Gübreleme


SUNUM İHTİYAÇLARI
* Sunum davetleriniz için en az bir ay önceden iletişime geçmenizi rica ediyorum. 
* Genellikle 40-45 dakikalık sunumlar gerçekleştiriyorum. Bu nedenle de panel davetlerinize de kısa süre sunumlar nedeniyle katılamıyorum. 
* Konuşma yapılacak mekanın durumuna göre gerekli ise yaka mikrofonu rica ediyorum. 
* Sunumlarda Apple Keynote uygulamasını kullanıyorum ve sunumları başka bir cihaza yaşanan teknik aksaklıklaradan dolayı kaydedemiyorum. 
 * Sunumlar kayıt edilecek ise önceden bilgi verilmesini rica ediyorum.



YER ALDIĞIM SON ETKİNLİKLER
* İzmir Bornova Belediyesi ve Tarım Ekonomisi Derneği Agroekoloji Çalıştayı
"Agroekoloji-İnsan Bağının Yaratılmasında Üç Etik İlke: Agroekoloji'nin Felsefesi"

WWF (World Wildlife Fund)
"Çevre Felsefesi ve Sürdürülebilirlik"

* Tarım ve Gıda Etiği Derneği
"Sınırlı Dünyada Sınırsız Yaşam: Tarım ve Gıda Etiğinde Paradigma Değişimi Mümkün mü?"

* Bitki Besleme Kongresi
"Sürdürülebilir Bitki Besleme Uygulamalarında Etik Sorun Alanlarının Belirlenmesi"

* International Soil Science Society
"How is Soil Philosophy and Ethics Possible?"

* ZİRAAT BANKASI
"Sera Sebze Üretiminde Gübreleme ve Gübreleme Yöntemleri"

İzmir Karşıyaka Rotary Kulübü
"Sürdürülebilir Bir Dünya: Neden 1+1 Eşit Değil 2"

* VALAGRO Adana, Mersin, Isparta, Selçuk
"Bitkilerde Stres ve Beslenme"

* EGE GÜBRE
"Bitki Beslemede Son Gelişmeler"

* ZMO
"Neden Sürdürülebilir Bir Çevre"

* İzmir Symrna Rotary Kulübü
"Bilim ve Felsefe"

* Ege Üniversitesi Peyzaj Mimarlığı
"Sürdürülebilir Çevre Felsefesi"

* Anadolubank
"Türkiye ve Dünya Perspektifinden Tarım ve Bitki Besleme"

* İzmir Ticaret Borsası
"Tarım, Teknoloji ve Biyoteknoloji"

* Keyege ve Ege Gübre
"Türkiye ve Dünya Perspektifinden Tarım"
"Bitkiler Stres Fizyolojisi"

* Gaziemir Belediyesi Kadın Üreticiler Projesi
"Bitki Besleme"







29 Aralık 2019 Pazar

How is Soil Philosophy And Ethics Possible?

Bu Makele 10th International Soil Congress (17*19 June 2019)'te Sözlü Sunum Olarak Verilmiş ve Yayınlanmıştır. 



Abstract
            Since last decades many of the researcher, philosopher and environmentalist have focus on the land management problems. Philosophical consideration of soil management systems and perspective on land degradation, and application of this theories to global moral issues such as preservation on soil ecology, world population, gender equality, world hunger and poverty, water and air pollution are the main target of this article. Soil philosophy, ethics in particular makes a great difference in usage of the soils and producing food for human and animals. Agricultural philosophy and ethics have many forms, but this article pointed out recognize ethical issues and dilemmas in agriculture and soil management decision-making.
            How should human beings relate to the soil and ecosystem? Why is gender an issue access to land? Do we have moral obligations toward non-human animals, microorganisms and other parts of soil? And what do we to other including future generations, with respect to the soil and its environment? Who will decide about what is right? Article will examine such questions in light of some of our current ethical theories.

30 Kasım 2016 Çarşamba

Tarımsal Üretimde Yeni Paradigmalarla, Neden Fark Yaratmak Zorundayız?


Tarımsal Üretimde Yeni Paradigmalarla, Neden Fark Yaratmak Zorundayız?
(7. Ulusal Bitki Besleme ve Gübreleme Kongresinde (12-15 Ekim 2016,Adana) yapılan sunumun kısaltılmış metni)


Tarımsal üretim, günümüzden 10.000-12.000 yıl önce insanların yerleşik hayata geçişi ile başlar. Bu aynı zamanda bilim dünyasında kabul gören ilk bilimsel ve teknolojik devrim olarak kabul edilir. Zaman içinde yapılan araştırmalardan elde edilen sonuçlar bugün bilinen doğruları ifade etmeyebilir. Ancak varılan sonuçların yeni bilimsel sonuçlara ulaşabilmek için bir veri tabanı hazırlar ve yeni bilgiler paradigma değişimlerine sebep olur.
Tarımsal üretimde sosyal, ekonomik ve çevre açısından ortaya konan olumsuzluklarla birlikte, sahip olduğumuz tüm bilimsel ve teknolojik imkânlara rağmen bugün gübre kullanımı kaçınılmaz görünmektedir. Bu da bizi gübreleme programlarını yeniden gözden geçirmeye ve yeni bir bakış açısı ile tekrar değerlendirmeye yönlendirmektedir.

İlk Bilimsel ve Teknolojik Devrim
Tarımsal üretiminin; toprağa dökülen yumru ve tohumların yeni bitkiler oluşturmasını fark etmeleri ve yerleşik düzene geçmeleri ile başladığı düşünülmektedir. Bilim tarihinde kabul gören önemli bir yaklaşım da, tarımın insanlık tarihinde belirsiz ve uzun bir süreç olan neolitik dönemde, gerçekleşen ilk bilimsel ve teknolojik devrim olmasıdır (Conan, 1983; Türkcan, 2009).  Tarımın ilk bilimsel ve teknolojik devrim olarak kabul görmesinin esas nedeni; insanları üretim nedeniyle yerleşik hayata geçmeye mecbur bırakması, böylelikle ilk mülkiyet ve hukuk kurallarının ortaya çıkmasına neden olması, üretimin yapılabilmesi için gökyüzü ve iklim gözlemleri yapmaya başlamaları, paylaşım ve satış için matematiksel bilginin, inşaat, sulama kanalları, alet ve makinalar için teknik ve malzeme bilgisinin gelişmeye başlaması sayılabilir.
İnsanlık tarihi ile başlayan gelişmelerin son 50 yılında; yoğun üretim modellerinin olumsuzlukları, organik ve topraksız tarım sistemleri, yeni üretim teknolojilerin tarımsal üretimde kullanılması ile önceki üretim modellerine benzemeyen yeni bir paradigma ile bizi baş başa bırakmıştır.

Tarımsal Üretim Paradigmaları
Paradigma kavramı; ilk kez 1962 yılında Bilimsel Devrimlerin Yapısı adlı eserinde Khun (1962) tarafından kullanılmıştır. Khun’un tanımıyla; bir bilim çevresinde, belli bir süre içerisinde bir model sağlayan yani örnek sorular ve çözümler temin eden evrensel olarak kabul edilmiş bilimsel başarılar olarak nitelendirilmiştir.
Avcılık ve toplayıcılıkla yaşamların sürdürüldüğü dönemde doğal sınırlar; yaşanılan yerin arazi ve iklim koşullarına bağlı olarak nüfus artışı/gıda stok oranına göre oluşmuştur. Bu oran yaşanılan çevrenin taşıma kapasitesini de ifade eder ki; aşıldığında ya nüfus azalır ya da başka bir paradigma doğar. Doğan ilk paradigma da; yerleşik hayata geçerek tarımsal üretime başlamaktır.
Zaman içinde; XVII yüzyılın “bilim devrimi” ile XVIII yüzyılın “sanayi devrimi”  olarak gelişmesinin ardından, tarımda çalışan nüfus fabrikalara yöneltilirken, hayvan beslemenin güçlüğü nedeniyle gübre yetersizliği ve toprak verimliliğinin azalması sorunlarını da ortaya çıkarmıştır. Daha da önemlisi mevcut tarımsal üretimin artan nüfusu beslemesi imkânsız hale gelince daha fazla gıda üretimi için mevcut paradigmanın da değiştirilmesi zorunlu hale geldi. Üretimi yapılan tohumlarda ıslah çalışmalarının olumlu sonuçları, makineleşme, kimyasal gübrelerin üretimde kullanılmaya başlanması, tarımsal ilaçların kullanılması, üretimi yapılan ürünlerin depolanması, paketlenmesi veya işlenmesinde yaşanan gelişmelerin de katkısı ile 1980’lerin başına kadar gelen dönemde “yoğun üretim paradigması”nın hakim olduğu gözlenir.
Yoğun üretim ile kıtlığı engellemede ciddi çözümler üretilmiş ancak, bu dönemde dünya nüfusu yaklaşık 4 milyarlık bir artış göstermiş, yani üretim fazlası nüfus artışını da birlikte getirmiştir. Ayrıca 1950-2000 yılları arasında traktör sayısı  ve fosil yakıt kullanımı 4 kat, kimyasal gübre kullanımı 10 kat, pestisit kullanımının 32 kat artması ile ekolojik dengeyi bozacak çevresel sorunlar baş göstermiştir. Genetik çalışmalarda alınan büyük mesafeler olsa da, riskleri nedeniyle genetiği değiştirilmiş organizmaların dünya genelinde sorgulanmasına sebep olmuştur. Böylece bugün hakim olan modelimiz; yüksek verim ve kaliteli ürün alırken doğal kaynakların, çevrenin ve sürdürülebilir üretimin korunduğu “sürdürülebilir üretim paradigması” olarak şekillenmiştir (Welch ve Graham, 1999; Byerlee ve ark., 2008; FAO, 2007).
Artan nüfus beslenirken tarımsal ürünlerin içeriklerinin sağlıklı olması ve çevrenin sürdürülebilirliğinin sağlanması düşüncesi yakın gelecekte yeniden tarımsal üretim modelinin değişmesine neden olacak gibi görünmektedir. Verimli üretim, sürdürülebilir çevre ile birlikte sağlıklı gıda üretiminin ön plana çıktığı “gıda sistemleri paradigması” yakın geleceğin hakim görüşü olacağı tahmin edilmektedir (Welch ve Graham, 1999; Kassam ve Friedrich, 2012; FAO, 2011).
Bu nedenle  de, gübrelemeye yeni bir bakış açısı ile bakmaya ve fark yaratmaya ihtiyacımız var.  Gübreleme programlarında başarı sonuçlar alabilmek için aşağıda özetlenen üç önemli noktanın göz önünde tutulması önemli görünmektedir.

a.Stres Koşullarının ve Faktörlerinin Yönetimi

b.Besin Elementlerinin Etkinliği Arttırabilmek İçin Gübre Kullanım Yönetiminde Yeni Yaklaşımlar

c.Yeni Preparatlar ve Yeni Kaynakların Kullanılması


Neden Fark Yaratmaya İhtiyacımız Var?
Yapılacak uygulamalarda fark yaratmak da üç bakımdan önemlidir. İlki; çevreye duyarlı  uygulamalarla sağlıklı gıda üretimidir. Bu aynı zamanda yakın gelecekte tarımda değişeceği öngörülen paradigma ile uyumlu bir yaklaşımdır.
İkincisi, öğreticilere yeni bakış açılarını öğreterek, onların farklı bakış açılarının sorgulayabilmelerini sağlamak açısından önemlidir. Böylelikle üretilen bilimsel bilginin üreticiye kadar ulaşmasının sağlanması konusunda etkili olunabilir. Ayrıca önce kendimizi ardından öğrencilerimizi, teknik personeli ve özel sektörü de yeni yaklaşımlarla tanıştırabildiğimiz ölçüde üretimi etkileyebileceğimizden dolayı fark yaratmaya ihtiyacımız vardır.
Üçüncüsü ise yeni yaklaşımları paylaşarak, son paylaşacakları yani üreticileri aydınlatmak bakımından önemlidir.
Özetle; öğreticilere öğreterek, etkileyecekleri etkilemek ve  bilgiyi paylaşarak, paylaşacakları aydınlatmak için fark yaratmak zorundayız.


17 Nisan 2013 Çarşamba

AYDINLANMANIN İKİ YÜZÜ...


Aydınlanma Nedir? Kant’ın çok sade olarak 1784 yılında soruduğu soruydu. Cevabı ise;“aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır. Aklını kendin kullanmak cesaretini göster!” (1,2).

Tabii burada, üzerinde durulması gereken nokta kişilerin ya da toplumların aydınlanmayı isteyip istememeleri değil, aydınlanma yolunda yürüyebilmek için çeşitli zorlukları göze alıp alamayacakları şeklinde ifade edilebilir.

Örneğin Fransa; 1789’da monarşinin devrilerek yerine cumhuriyetin kurulması, Roma Katolik Kilisesinin reformlara gitmesi ile sonuçlanan ve çok kanlı bir bedel ödeyerek ve Fransız İhtilali olarak bilinen olayla bu yolda ilerlemiştir.

Oysa İngiltere bu yola çok daha erken çıkmış; 1215’te Papa III. Innocent, Kral John ve baronları arasında, kralın bazı yetkilerinden feragat etmesini, kanunlara uygun davranmasını ve hukukun kralın arzu ve isteklerinden daha üstün olduğunu kabul etmesini zorunlu kılmıştı. Magna Carta, kralın sonsuz olan yetkilerini din adamları ve halk adına sınırlamıştır (3). Ardından yaşanan  1642-1651 yıllarındaki iç savaş, Kral I Charles’ın yargılanarak idamı ve oğlu II.Charles’ın sürgünü ile sonuçlanmıştır. Dolayısı ile daha aydınlık bir dünya için Fransa’dan gelen rüzgarları çok önce aşan İngiltere'de çok önemsememiştir.

Kant’ın sorusu ile başlayan, mükemmel bir toplum inşa etme düşüncesi aydınlanmacıların hayali idi. Bu noktada Michel Foucault aydınlanmanın totaliter baskı mekanizmalarını üretebileceğini anımsatıyor. 
Bu da aydınlanmanın diğer yüzü… “Gözetleme ve Cezalandırma” da Merquior’un ifadesiyle “insanoğlunu özgürleştirmeye ilişkin soylu ideallerin altında yeni ahlaki değerlerin daha büyük bir toplumsal denetim sağlayacak şekilde tanımlanmasıdır” diyor (4).

Aslında tarihsel süreçler göstermiştir ki; böyle bir tehlike her zaman mevcut. Birçok baskı yönetimi, kendini daha iyi ve ileri bir topluma ulaştıracak tek araç olarak göstererek iktidara gelmiştir.
Foucault; kendimizi aydınlanmadan veya aydınlanamaya karşı olma ikileminden kurtarmamız gerektiğini söylüyor ve aydınlanmayı; kendini isimlendiren geçmiş ve gelecek karşısında konumlandıran ve buna bağlı olarak şimdiki zamanda yapılması gerekenleri kendimize özgü bir yöntemle ifade edilebilecek bir kültürel süreç olarak tanımlıyor (5-6-7).

Sonuç olarak; farklı ifade de edilse, her fikre farklı bakış açıları olabileceğini ve bunlara saygı gösterilmesi gerektiğini sanırım önceden kabul etmemiz gerekir. Ardından fikirlerin farklı yorumlanabileceğini de bilmemiz gerekir. 

Bana göre, bugünlerde yaşanan tartışmalara bakılırsa belki aydınlanmadan öncelikli sorunumuz tahammülsüzlük diyebilirim. Ve son olarak hem Kant hem de Foucault’a birleştiği nokta, aklımızı kullanmamızın önemi. Kendi kültürel kimliğimizi ve geçmişimizi tarafsız öğrenmeye çalışmamız bugünlerimizi, yaşadığımız zamanı daha iyi anlamamızı ve değerlendirebilmemizi sağlayacağını düşünüyorum.

Herkesin herkesi dinleyebilmeye tahammül edebileceği, daha aydınlık günler dileklerimle...



 KAYNAKLAR

(1)I.Kant. 1784. What Is Enlightenment? Mary C. Smith. http://www.columbia.edu/acis/ets/CCREAD/etscc/kant.html
(2)KANT, I (1984). Seçilmiş yazılar. (çev. N. Bozkurt). İstanbul. Remzi Yayınevi.
(3) http://tr.wikipedia.org/wiki/Magna_Carta
(4) Merquior, J. G. (1986).Foucault. (çev.N. Elhüseyni). İstanbul. Afa Yayınları

(5)Foucault, M.  (2000). “Aydınlanma nedir”. Özne ve İktidar. (Der.I. Ergüden T. Birkan) (çev. O. Akınbay). İstanbul: Ayrıntı Yayınları, s. 162-192
(6)Foucault, M. (2000). “İki Ders”. Entellektüelin Siyasi İşlevi. (Der. I. Ergüden, T. Birkan). (çev. Ferda  Keskin). İstanbul: Ayrıntı Yayınları, s. 86-117

(7)Foucault, M.(2001). Yapısalcılık ve Postyapısalcılık. (çev. A.Utku, Ü.Umaç). İstanbul: Birey Yayınları.





.


9 Nisan 2013 Salı

POPÜLER KÜLTÜRÜN POPÜLER YANILGISI


Aslında bu yazı, hepimizin bildiği bir konuda sadece bir farkındalık yaratmak ve bizlere dayatılan ile gerçek tercihlerimiz arasındaki ince ayrıntıya dikkat çekmeyi amaçlamaktadır.

“Popüler” çok kısa ve klasik bir tanımla, “halka ait” olarak ifade edilirse de, popüler kavramı günlük hayatta “en çok sevilen, tercih edilen” anlamında kullanılmaktadır. Popüler kültürün “halk tarafından en çok tercih edilen, en çok seçilen, beğenilen” olarak değerlendirilmesi bizi, “popüler kültür, modern toplumlarda halkın kültürüdür” gibi bir popüler yanılgıya götürebilir.

Oysa anladığım kadarıyla, popüler kültür; modern toplumlarda üretim araçları tarafından, büyük ve etkili bir iş bölümü içerisinde üretilen malların, sistemli ve farklı şekiller de tüketimine yönelik bir kültürdür. Bununla birlikte popüler kültürde değişim esastır. Bu yolla sermaye ve sermaye sistemlerinin sürdürülebilirliği sağlanır.

Müzik sektöründe sürekli değişen listeleri, modanın zorlamasına bağlı olarak her mevsim değişen (aslında tüm gençlerde değişmeyen bir şekilde uygulanan) giyim tarzı, fast food gıdalar, içecekler, cep telefonları-bilgisayarlar markaları arasında tüketici kazanma mücadelesinin, halka bireysel özgürlükleri, yaşam tarzları gibi gösterilerek zevk ve tercihlerine sunulması örnek olarak verilebilir. Dikkat edilirse burada halkın değil, halka sunulan alternatiflerin içinden tercih edilmesi gerekir. Bu nedenle bu kültür, çabuk kullanılıp, hızlı tüketilen bir yapıda görünmektedir.

Eskiden popüleri (halka ait olanı) halkın kendisi günlük hayatın yaşantısından ve deneyimlerinden üretirdi. Halk ozanlarımız, halk türkülerimiz, ağıtlarımız, oyunlarımız hep bu kültürün ürünleri sayılabilir. Oysa bugün; popüleri yaratan, üreten ve tanımlayan güç, popüler adı altında halka, mal-hizmet ve bir yaşam tarzı sunan moda, turizm, medya, kültür ve eğlence endüstrileridir.

Bu açıdan değerlendirildiğinde; popüler kültür adı altında bize sunulan bilgiden bilime, yemeden içmeye, eşyadan giyime kısaca her şeyi akıl ve mantık süzgecinden geçirmemiz önerebileceğim tek şey. Böylece gerçek istek ve tercihlerimizle, üretim endüstrisinin bize sundukları arasında içimize sinen seçimler yapabiliriz.  Modaya uygun olmayan, modern olmayan, teknolojide geri kalan gibi etiketlerle, popüler kültürün üretim endüstrisinin istemediği bireyler olma riskini göze almak koşulu ile...



ZORUNLU AÇIKLAMA
Bu bir kişisel blogtur. Açıklanan, ileri sürülen fikirler, düşünceler üyesi olduğum herhangi bir kurumun, kuruluşun, onların yöneticileri ve personelinin politika ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Aksi belirtilmediği sürece burada aktarılan tüm materyallerin tamamı veya bir kısmı kaynak belirtilmek koşulu ile kullanılabilir, yeniden basılabilir.

MANDATORY DISCLOSURE
This is a personal blog. The opinions and the views expressed herein do not necessarily reflect those of any institutions, society and organizations, its administration, staff or members. Unless otherwise noted, all materials may be quoted or re-published in full, with attribution to the author.